Güncel

Menderes döneminde basına çok ciddi soruşturmalar vardı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Doğan Grubu gazetelerinin türbanın bu dönemde ve anayasal değişiklikle serbest bırakılması karşısındaki tutumu nedeniyle sert açıklamalar yaptı. Birtakım iddiaları gündeme getirdi.

"
Hatta gazetelerde yıllardır var olan arka sayfa güzeli uygulamasını eleştirdi. Bu kavga yeniden medyayla siyasal iktidar ilişkisini gündeme getirdi. Geçmişteki kavgalar nasıldı? En çok hangi hükümetle medya arasında kavga yaşandı? Başbakan Erdoğan`ın basına bakışını eleştirenlerin ""Tıpkı Adnan Menderes dönemi gibi"" demelerinin gerçeklik payı var mı, yoksa hiç mi benzerlik yok? Tüm bunları Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi, Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ile konuştuk. Medya-siyasal iktidar ilişkisi üzerine araştırmalarıyla tanınan İnceoğlu, 1961 Anayasası`nın ilk taslağını hazırlayan ve geçen yıl yaşamını yitiren Prof. İsmet Giritli`nin de kızı. Babasının taslağını hazırladığı anayasanın kabul edildiği yıl dünyaya gelen İnceoğlu, uzun yıllar Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi`nde dekan yardımcılığı yaptı. Aynı zamanda UNESCO`da görev yapıyor ve Medya Gözlem Platformu`nun da kurucularından.

KAVGA, BASININ KADERİ

* Başbakan Erdoğan`ın medyaya bakışını nasıl analiz ediyorsunuz?
Başbakan, medyanın AKP`yi eleştirmesi karşısında tahammülsüz ve hoşgörüsüz davranıyor. Örneğin ""411 El Kaosa Kalktı"" manşetine aşırı tepki verdi. Uygulamalarının onaylanmaması halinde kullandığı sert dil; medyanın yalan yazdığını, çıplak arka sayfa güzelleri kullandığını, menfaatçi olduğunu söyleyerek töhmet altında bırakıyor. Burada kastettiği grubun saygınlığının zedelenmesinin ötesinde medyaya olan güvensizliğin daha da büyümesi sorunu karşımıza çıkıyor. Siyasetçilerin hiddetli ve agresif tutumlardan kurtulması lazım. Bunun için iletişim danışmanlarına başvurabilirler.

* Peki, medya ne durumda? Türkiye`nin içinde bulunduğu bu dönemde barış gazeteciliğine ihtiyaç var. Barış gazeteciliği dendiğinde illa ki savaş karşıtı olarak algılanmamalı. Ben-öteki, laik-antilaik, Kürt-Türk gibi her türlü çatışma ve olumsuzluğa karşı çözüm arayan, bir nebze de olsa diyalog ve tartışma ortamına dönüştüren bir gazetecilik anlayışına ihtiyaç var. Barıştan yana olacak ama en sert muhalefeti de yapacak. Yani çözüm odaklı gazetecilik yapılmıyor. Kopma noktasına gelen bu gerginlik döneminde medya, köprü vazifesini yerine getirmeli.

* Medya-siyasal iktidar ilişkisi olması gerekenden ne kadar uzak? Hayli uzak. Medya Batılı demokrasilerde dördüncü kuvvettir. Yasama, yürütme ve yargının dışında ama gerektiğinde bunların üstünde bir yerdedir. Bu üç kuvvet yanlış yapıyorsa medya onları denetler, hükümetin bir yolsuzluğu varsa deşifre eder. Ama şimdi tamamen kabuk değiştirdi, kötüye gidiş mevcut. Toplumdaki egemen güçlerin sesini duyurma yönünde işlev göstermeye başladı. İktidarların devamlığının sürdürülmesi için destek vermekte. Demokrasilerde en önemli ilke kamunun bilme hakkıdır, medyanın görevi de kamunun sesi olarak her türlü iktidara ""karşı güç"" olarak direnerek, bu görevini yerine getirmektir. Ancak şimdi medyamız da bu gergin ortamın resmini kendi objektifinden çekmekte.
 
* Erdoğan`ın basına çıkışını Menderes dönemine benzetenler var. Gerçekten öyle mi? Adnan Menderes`le kişilik yapıları benziyor olabilir; daha az toleranslı ve öfke dolu olmaları. AKP döneminde Menderes dönemindeki herhangi bir uygulama yok. Sadece gidişat benziyor denebilir. AKP iktidara gelmeden önce ana akım medya karşısındaydı. Erdoğan`a ""Kasımpaşalı"", ""külhanbeyi"" deniliyor, her gün hapis günlerinden haberler veriliyordu. Bu tutum 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra değişti. Bu kez ""delikanlılık"" ve ""Fenerbahçelilik"" gibi söylemler kullanılmaya başlandı. Başbakan Erdoğan`ın tepkisi buradan geliyor olabilir.

* Tepki geçmişe yönelik mi? Evet. Bence bunun payı var.

* Medyanın siyasal iktidarla ilişkiler hangi koşullarda daha çok yoğunlaşıyor? Bu yoğunlaşma, medyada kilit noktaları tutanların baskılara ne kadar kararlı karşı koyabilmesi, iktidarın ise bu konuda ne kadar talepkar ve dayatmacı olmasıyla ilgili.

* Medyada yazarlar hükümet yanlısı veya karşıtı diye suçlanıyor. Geçmişte de böyle ayrımlar var mıydı? En başından itibaren vardı. Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul ve Ankara basını vardı.
 
* Yazarların starlaşması kötü mü oldu? Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar köşe yazarı yok. Haftanın yedi günü yazacak malzeme bulanı ise hiç yok! Bugün baktığımız zaman bazı köşe yazarları, çoğunlukla tatilini nerede geçirdikğini, akşama yemeği nerede yediğini ve çocuklarını nerede doğurduğunu yazıyor. Bu yazılanlar Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu hiç ilgilendirmiyor. Kültürel sermayeden yoksun bazı kişiler gazetecilik yapmaya başladı. Bourdieu`nün ""Fast- Thinker"" diye adlandırdığı günlük çözümler üreten, günü kurtaran herkes tarafından kabul edilmiş fikirleri sunan bir entelektüel tip ortaya çıktı.

* Başbakan Erdoğan`ın arka sayfa güzeli uygulamasına yönelik eleştirisine ne diyorsunuz? Arka sayfa güzeli 1980`lerden beri var. Bunlar 1990`larda daha abartılı veriliyordu. Şimdi ise dozaj azaldı eskiye oranla. Başbakan`ın dediğinin aksine Türk aile yapısına, ahlaki düzenine aykırı bir durum söz konusu değil. Kaldı ki Türk aile yapısı gibi kavramlar çok muğlak. Bana tek bir aile tanımı yapabilir misiniz? Başbakan`ın bunu söylemesi talihsizlik. Bir ahlaksızlık durumu varsa da bu iktidarın işi değil, yargının görevi olmalı.
 
 Bu medya ile siyasal iktidar arasındaki ilk kavga değil. Daha öncekilerin dozajı nasıldı? Bu kavgalar medyanın kaderidir. II. Mahmut döneminde, 1831`de yayımlanmaya başlanan Takvimi Vekayi`den itibaren bunlar yaşanıyor. II. Mahmut, gazeteye ""Benim sözcülüğümü yapacaksın"" diye baskı yapıyordu. Abdülhamit`in meşhur bir burun paranoyası vardı. Kendi burnu çok büyük olduğu için burundan bahseden gazetelere ciddi cezalar verirdi, hatta kapatırdı. Tek parti döneminde Recep Peker, gazetecilerden ""yılan"" diye bahsediyordu. Yine başbakanlardan Şükrü Saracoğlu, ""Kötü kokan gazeteleri susturduk"" diye açıklamalar yapıyordu. Keza Adnan Menderes, Gazeteciler Sendikası`nı kapattı, hükümet karşıtı eleştirilerde bulunulması nedeniyle büyük yasaklamalar getirdi. Her gün gazetecilere büyük soruşturmalar açılırdı.
 

Atatürk döneminde de baskı vardı

* Cumhuriyet`in ilk yıllarında nasıldı? Bir yanda saltanat ve hilafet savunucuları, diğer yanda özgürlük savunucuları vardı. İstanbul İstiklal Mahkemesi`nde gazeteciler sorgulandı, İstanbul basınının yazdığı eleştiriler yüzünden Ankara rahatsızlık duydu. Tüm aykırı sesleri susturmak için Takrir-i Sükûn Kanunu çıkartıldı. Sonuçta anti-demokratik, baskıcı yöntemler kullanıldı.

* Turgut Özal`la Erdoğan`ın medya ile ilişkileri karşılaştırıldığında neler dikkatinizi çekiyor? Özal`ın hem başbakanlığı hem de cumhurbaşkanlığı dönemlerinde bazı gazetecilerle çok iyi ilişkileri olduğunu, onlarla sık sık telefonla veya yüz yüze görüştüğünü biliyoruz ama diğer yandan döneminde yüzlerce gazeteci hakkında davalar açıldı, kitaplar toplatıldı, gazete ve dergiler yasaklandı, ciddi bir kıyım yaşandı. Hatta gazetecilere toplam 5 bin 500 yılı bulan cezalar verildi. Muzır Yasası, Terörle Mücadele Kanunu hep bu dönemin ürünleridir. Uluslararası Basın Enstitüsü`nden Özal`a baskılar nedeniyle uyarı mektubu bile geldi.

* Erdoğan`ın gazetecilerle ilişkisi nasıl? Erdoğan`ın gazetecilerle Özal tarzı bir ilişkisi yok. Erdoğan gazetecilere öfkesini zaten açık açık söylüyor. Özal döneminde konut, köşk gazeteciliği vardı. Medya, siyaset ve büyük sermaye ilişkileri çok iç içe olmaya başladı. Ben buna ""Bermuda şeytan üçgeni"" diyorum. Bu dönemde liberal ekonominin medyaya yansımasıyla, parası olan herkesin gazete sahibi olabilmesi, beraberinde sosyal sorumluluk boyutunun rafa kaldırılmasını getirdi. Medyanın mülkiyet yapısında değişim oldu. Köşe yazarları da starlaştı. Yıldızlaşamayan medya çalışanlarının çalışma koşulları olumsuzlaştı. Siyaset, büyük sermaye zaman zaman medyaya haber pazarlamaya başladı. Ne yazık ki medya da buna karşı duruş sergileyemedi.
"

ECEVİT KILIÇ

18-02-2008 SABAH

18.02.2008